Prof. Dr. Ali Rıza Büyükuslu
Küresel Yapay Zekâ Ekonomisi ve Türkiye’nin Konumu
Yapay zekâ ekonomisi, bilginin üretim faktörü olmaktan çıkıp doğrudan üretici aktöre dönüştüğü ekonomik düzendir. Konvansiyonel ekonomide üretim: emek + sermaye + teknoloji+ doğal kaynaklar üzerinden işlerken, yapay zekâ ekonomisinde üretimin belirleyici girdisi: ar-ge+ inovasyon+ ileri teknoloji+ veri + algoritma + hesaplama gücü + öğrenme hızı, güçlü entelektüel sermaye ve girişimciliktir. Buradaki kritik fark şudur: Konvansiyonel ekonomide insan üretir, makine hızlandırır. Yapay zekâ ekonomisinde ise makine öğrenir, insan yönlendirir. Bu nedenle yapay zekâ ekonomisi: ölçeklendikçe maliyeti düşen, öğrenme biriktikçe verimliliği artan, coğrafyadan büyük ölçüde bağımsız, tekel eğilimi yüksek bir ekonomik yapı üretir. Bu durum, klasik sanayi kapitalizminin mantıksal devamı değil; niteliksel bir kopuştur.
Yapay zekâ ekonomisinin yarattığı ölçek: Ne kadar büyük?
Küresel ölçekte yapay zekâ ekonomisinin büyüklüğü üç farklı katmanda ölçülüyor:
(a) Doğrudan YZ pazarı
Küresel yapay zekâ pazar büyüklüğü 2025 itibariyle yaklaşık $240–260 milyar bandına ulaşmıştır ve yıllık büyüme oranı %30’un üzerindedir. Bu rakam, birçok ülkenin toplam ihracatından büyüktür.
(b) YZ’nin tetiklediği dolaylı ekonomik değer
Asıl büyük ölçek burada ortaya çıkmaktadır. YZ; üretkenlik, otomasyon, optimizasyon ve yeni ürün sınıfları yoluyla küresel ekonomiye trilyon dolarlık etki yapmaktadır. 2025 sonrası projeksiyonlarda, 2030’a kadar YZ’nin küresel GSYH’ye yıllık 13–15 trilyon dolar arası ek katkı yapması beklenmektedir. Bu şu demektir: Yapay zekâ, tek başına ABD veya Çin ekonomisi büyüklüğünde yeni bir ekonomik alan yaratmaktadır.
(c) Şirket değerleri üzerinden ölçek
En çarpıcı gösterge budur çünkü piyasa, beklentiyi değil sonucu fiyatlar. 2025 itibarıyla dünyanın en yüksek cirolu ve en yüksek piyasa değerine sahip şirketlerinin (Apple, Microsoft, Alphabet, Amazon, NVIDIA vb.) neredeyse tamamı ileri teknoloji ve yapay zekâ odaklıdır. Bu şirketlerin çoğunun ortak özelliği şudur: Fiziksel varlıkları sınırlıdır. küresel ölçekte algoritma + veri + platform satarlar ve kâr marjları, klasik sanayi şirketlerinin çok üzerindedir Bu tablo şunu gösterir: Küresel ekonomi artık konvensiyonel endüstriler üzerinden değil; büyük veri, hesaplama gücü ve yapay zekâ üzerinden fiyatlanmaktadır.
Neden konvansiyonel ekonomi geride kalıyor?
Konvansiyonel ekonominin temel sınırları şunlardır: Ölçek büyüdükçe maliyet artar, emek verimliliği sınırlıdır, fiziksel lojistik bağımlılığı vardır ve kâr marjları rekabetle hızla düşer. Yapay zekâ ekonomisi ise: Ölçek büyüdükçe maliyeti düşürür, öğrendikçe daha verimli hale gelir, aynı ürünü milyonlarca kez neredeyse sıfır maliyetle satar ve doğal tekellere dönüşür Bu yüzden ekonomik güç, hızla: “kim daha çok üretir?” sorusundan “kim öğrenmeyi ve öğrenenin kararlarını kontrol eder?” sorusuna kaymaktadır.
Yapay Zeka Çağında Türkiye neden küresel bir teknoloji markası çıkaramıyor?
Bu sorunun cevabı niyetlerde değil, sonuçlarda aranmalıdır. Türkiye: çok sayıda girişim kuruyor, çok sayıda teknopark açıyor, çok sayıda teşvik açıklıyor çok sayıda strateji belgesi yayımlıyor ve bilim ve teknoloji üretiminde TÜBİTAK ön plana çıkartılıyor ancak tüm bu çabalara karşın sonuç şu: Küresel ölçekte dünya sıralamasında teknoloji firmalarımız veya algoritma, platform, çip, temel yazılım veya standart belirleyen Türk markası yok. Bunun en basit ve çarpıcı nedenleri:
(1) Ekonomi politikaları yanlış yerden, konvensiyonel sektörlerden değer üretmeye çalışıyor: Türkiye’nin ekonomik modelinin: İnşaat ve finans kapitalizmi, kamu israfı-servet transferi, yanlış tarım-sanayi politikaları, endüstride montaj üretim, düşük/orta teknoloji, yanlış para politikaları/kur rejimine dayalı fiyat rekabeti, yüksek girdi maliyetli-dışa bağımlı enerji ve teknoloji politikaları, emek yoğun alanlarda özellikle hizmet sektöründe yoğunlaşma, ekonomik yapıda özellikle küçük yatırımcıya veya KOBİ’lere büyük zarar veren merdiven altı-kayıt dışı ekonominin ve kayıt dışı yapıların ağırlığı, ar-ge yatırımlarının ve girişimcilik/startup ekosistem eksikliği ve insan gücü yetiştirme politikaları nitelik/STEM değil ideoloji odaklı eğitim sistemi üzerine kurulu olmasıdır. Bu ekonomik çerçeve; YZ gibi risk sermayesi+ ar-ge/eko-sistem+ entelektüel sermaye yoğun, sabır isteyen, uzun vadeli yatırım alanlarını sistematik olarak dışlamaktadır. Kısacası, ekonomi yönetimi Endüstri 4.0-5.0 ve günümüzün teknoloji devrimlerinin ruhunu tıpkı zamanında matbaayı ıskalayan zihniyet gibi açıkça ıskalamaktadır.
(2) Sermaye sabırsız, fırsatçı ve teknolojiye değil ama devlet destekli büyümeye ve emek sömürüsüne dayalı mevcut statükoya iştahlıdır: YZ ekonomisi 5–10 yıllık yatırım ufku ister. Türkiye’de işveren kültürü özellikle büyük sermaye birkaç istisna hariç Batı ve Asya sermayesi ile karşılaştırıldığında: kısa vadeli kazançlar peşinde koşan, yüksek faiz, rant ve spekülatif alanlarda üretim dışı faaliyetlerden hızlı getiri sağlayan, belirsizlikten kaçan, şirket içi insan kaynağı eğitimlerini ihmal eden (vergi vermek yerine kurdukları vakıf üniversitelerinde adı üstünde vakıf yani hayır yapmaları beklenirken dünya üniversitelerinin çok üzerinde ücretler alan), ar-ge-laboratuvar-teknoloji geliştirme alt yapısı gibi yatırımlara kaynak ayırmayan, bu alanlarda devletten sürekli teşvik ve destek bekleyen bir şımarıklık haline ve aynı zamanda sermaye birikim modeli olarak hala ucuz işgücü ve emek sömürüsü üzerinde artı değer yaratan bir karaktere sahiptir.
Daha da vahimi, Türk sermayesi tarihsel gelişimi itibariyle devlet desteği ile büyümelerine ve varlıklarını kamu kaynaklarının haksız dağılımı ve yoksuldan zengine yapılan servet transferlerine dayalı olarak sürdürmelerine rağmen Almanya, Japonya, G.Kore gibi ülkelerde gözlemlenen ÜRETİM MİLLİYETÇİLİĞİ ve kazançlarını yüzde yüz yerli-milli marka üretimine (know-how, ar-ge+inovasyon made from Turkey) veya ileri teknoloji yatırımlarına yatırmaya yönelik milli şuur özellikle büyük sermayenin çoğunda bazı istisnalar hariç yoktur. Göstermelik inovasyon haftaları, inovasyon departmanları, çokuluslu şirketlerden kopya havalı iş modelleri ve tanımlamaları vardır ama uygulamada içi boştur. Maalesef, yerli burjuva profilinin birçoğunun bu ülkeden, bu milletin tüketimlerinden kazandıkları ile bırakınız uzun vadeli büyük ar-ge ve yüksek teknolojiye önemli yatırımlar yapmayı, kişisel servetleri dahi yurt dışındadır. Ve belki de yurt dışında büyük teknoloji şirketlerinin fonlarında değerlendirilmektedir. Bu yüzden: ülkemizde YZ fikri vardır, söylem bazında çok gündemdedir ancak ölçeklenmiş önemli dünya markası teknoloji firmaları/YZ şirketleri ve buna bağlı yapay zeka ekonomisi yaratma idealleri ve hedefleri henüz yoktur. Bu durum, savunma ve bankacılık sektörlerinde gözlemlenen bazı istisnai ilerlemeler hariç Türkiye’nin ileri teknoloji alanındaki “takipçi” veya “izleyici” rolünü kalıcılaştırmaktadır.
(3) Mevcut Eğitim sistemi zamanın teknoloji devrimlerinin çok gerisindedir: Sorun diploma sayısı, nicelik değildir. Sorun niteliktir. İleri matematik, teorik bilgisayar bilimi, yapay zeka eğitimi, araştırma kültürü, problem çözme derinliği kısacası STEM eğitiminin ilk okul düzeyinden itibaren olmamasıdır. Türk eğitim sistemi ve yükseköğretim modeli, üst lig yetenek seviyesi, zeka devrimi ve inovasyon için gerekli olan eko-sistemi yeterince üretememektedir.
(4) Devlet yeterince teknoloji talebi yaratmamaktadır; Teknoloji lideri ülkelerde devlet: YZ’nin ilk büyük müşterisidir, enerji alt yapısını güçlendirir, büyük veri merkezleri kurar, veri altyapısını açar, standart koyar. Türkiye’de ise YZ çoğu zaman pilot projelerde sıkışmakta ancak ulusal ölçeğe taşınamamaktadır. Diğer taraftan, Küresel güç oyunu yanlış okunmaktadır; YZ artık sadece ekonomik değil; jeopolitik, askeri, kültürel ve ideolojik bir güç aracıdır. Türkiye bu alanı hâlâ: “sektörel gelişme” olarak ele almakta, “egemenlik meselesi” olarak konumlandıramamaktadır.
Sonuç: Yapay zekâya sahip olanlar, dünyayı yönetecek
Bu noktada net olmak gerekir. Yapay zekâ: üretimi kontrol eder, bilgiyi filtreler, kararları optimize eder ve toplumsal davranışları yönlendirir Dolayısıyla: Yapay zekâ teknolojilerine sahip olanlar, yalnızca zenginleşmeyecek; karar verme gücünü de tekelleştirecektir. Geleceğin dünyasında: ülkeler değil, algoritmik bloklar, ordular değil, teknoloji kapasiteleri, ideolojiler değil, veri mimarileri belirleyici olacaktır. Bu nedenle yapay zekâ ekonomisi bir “sektör” değil, iktidar biçimine dönüşmektedir. Ve en acı gerçek şudur: Yapay zekâ üretmeyen ülkeler, yapay zekâ tarafından yönetilen ülkeler olacaktır. Türkiye için mesele artık “treni yakalamak” değil; hangi dünyada, nasıl yaşayacağına karar vermektir.




